10 Aralık 2014 Çarşamba

Tanrılığa soyunanlar, Tanrı sizin fetişiniz! O halde herkesin fetişi kendi dilini yorsun!

Tanrı tüm gizemini yitirdi artık. Her küçüğün büyüklendiği ortamda, suret bu kadar çok yeniden üretildiğinde, suret düşkünlerinin kazanç hanesinde görülecek bir nesnedir olsa olsa öykünülen de. Kendisine bu kadar çok saçmalıkta atıfta bulunulanın merak konusu olması imkan dahilinde olacakken, atıfçıların şımarıklığı evrensel bıkkınlığa yol açıyor.
Tanrı, kendisine yüklenenlerden yorgun ve kendisini araçsallaştıran akıldan bıkmışken, aşağıda bir yerlerde kazananı olmayan bir boks maçının da sıkılan seyircisi aynı zamanda.
Tanrılar da ağır sıklet ve hafif sıklet olarak cepheleşmeye, daha doğrusu ringleri parsellemeye başladılar. Misal, bizim memlekette, kendini ağır sıkletin sonsuz şampiyonu olarak gören bay baş’ın ağzından her çıkanın nimet sayıldığı günlerde, başka tanrıların çocukları olarak görülmenin hıncını yaşayanlar, nihayet bir tanrıya kavuşmanın hazzı içinde, biriktirdikleri tüm mağduriyetleri mağrur bir mini tanrı edasıyla üzerimize boca etmekteler.
Gündelik yaşantımız hafif sıklet tanrı karşılaşmaları ile giderek absurd’ü zorlayan bir anlamsızlığa gömülürken,  gülecek halimiz olsa yüzyılın en komik ülkesi sıfatıyla tarihe geçesi bir durumdayız.
“Devlet aklı”, tam da Bergson’un komik tanımına uymaya soyunmuş bir kavram. En akıl dışı olanda ortaya çıkan kendinden menkul akıl, zekamızı sınayan bir kötü şaka gibi.
Katı olan her şeyin buharlaşmadığının yılmaz kanıtı olmaya soyunmuş yegane mecra türk bürokrasisidir. Beton olmaya and içmiş bürokrasinin beton duyarlılığına her çarpma anı, yarattığı geri tepmeyi bir özgürleşme yanılsamasına dönüştürse de, neden sürekli biçimde bir betona çarparak yaşamak zorunda kaldığımız sorusuna verilecek güçlü bir cevabı yoktur.
Bürokrat aklı çarpandır ve çarpar. Çarpıla çarpıla semirenin yegane var olma bilgisidir çarpma -çarpılma diyalektiği ve matematikle de ilgisi yoktur.
Beton aklın buharlaşamayan kabızlığı özellikle “artan” akademide absürd’ün hafif siklet olarak dışlandığı grotesk bir kıvam kazanmış durumdadır. Tanrı rektörlere yabancı olmayan bilincimizin zorlandığı yeni durum, tanrı rektörlerin pespayelikte sınır tanımayan yeni güç istemleridir. Bir grup piyasa ezberli oğlan çocuğunun rektör olarak bizlere kakalandığı akademia, kendi inandığı kadim yapısının da aslında ne denli tek başına görülen bir rüya olduğunu anlamanın, bize göre şaşırtıcı  şokunu yaşamaktadır. Akademik özerklik, akademianın devlet aklının kuşatmasını reddetmediği kendi tarihine, estetik bir müdahale olarak kalmaktadır. Öğrencisini görme bulanıklığı yaşayan ve bulanmanın unvan büyümesiyle paralel bir artış gösterdiği ilim-irfan yuvalarımız, ortak bileşenlerini görmeyi reddettiği her an, özerklik söylemini daha da fazla estetize etmekle yükümlü bir bilinç yarılmasıdır olsa olsa. Kendi iç hiyerarşisini örtük bir mutlaklık halesiyle donatan ve her zaman olamamış bir aristokrasinin görülemeyen rüyasının rahatsız edici reflekslerini eylem sanan bir ortamda neyin özerkliğinin talep edildiği de muammadır.
Bir böleni çok olan akademianın görmek istemedikleri şimdi burun mesafesine dayanmıştır. İstenmeyenin görünümü tanrı rektördür. Bir zamanların tanrı profesörleri, şimdi tanrı doçent, tanrı doçent yardımcısı vs. ile garabet bir rol dağılımı içindedir. Her ünvanlı köşenin mülk edinilmiş bir çöplük olarak kutsanması, devlet aklının değişmeyen ezberi olsa da, garabetin demokratikleşmesi olgusu ile karşı karşıyayız aslında. Kutsiyete lafımız yok, eğlenin kendi içinizde de bir de tören aşkınız eklenince iyice çekilmez oluyorsunuz.
Her tutulan köşenin kendince tanrılarını, özellikle taşranın, kapısında üniversite yazdığı için bu yalana çaresizce ya da arsızca inanan bür-akademiklerin gönüllü kazıcıları oldukları  kuyularına terk edelim ve temsil gücü daha yüksek olan rektör konusuna gelelim.
Tanrı rektör kendi hafif sıklet tanrılığının ağır sıkletlerin çizdiği taktik sınırlara tabi olduğunu bilir. Bakmayın öyle çocukluk ezberlerinden devşirdikleri çatık kaşlı sert adam görünümlerine. Paradan söz ederken  parlayan dişleri de var kuytularında. Ağır abi görünümleri ve teklifsiz samimiyetleri, devletin çocuğu olarak büyümenin getirdiği görgüsüzlükten de öte, kendilerini baba devletin suretine bürüme çalışkanlığının tezahürüdür. Yarı yaşınızda oğlan çocuğu da olsalar, belledikleri devlet erkanı görgüsüzlüğü içinden size adınızla hitap ederek olmayan akıllarınca sizi çocuklaştırıp, mesafeyi tek taraflı aşıp, içlerinde bir türlü kurulamayan kimliği, kafanıza, sahip oldukları sıfatlar vasıtasıyla fırlatırlar. Türk’ün bürokrat halidir bu ve üç halden biri mutlak varoluşudur; Ontolojik olarak katıdırlar. Bergson  bilgimiz yetişsin yine; Katı olandır komik!
Ağır abi tanrı rektörlerin hayatları, “güçlü” aidiyet duygularının, zora dayalı tahkiminde işlevsel kılınan milliyetçi ve de muhafazakar,  geleneksel baskılama örüntüleri içinde geçtiği içindir ki, tanrı rektör, ikiz nefretini janjanlı makam odasından kendi kıl çadırı bellediği kurumun her köşesine yansıtır. Sperm dağıtıcı olarak var olma sebebi, bir kurumun başına geldiğinde form değiştirir; ortalığa saçılacak, biriktirilmiş öfkesi vardır ve bir kırgınlığı dahi taşıyamayacak kadar şişkin egosu, hayatı ,onun için yaşanılmaz kılar. Kendi suretinde- kendini baskılayana duyduğu öfkeyi, kendisi gibi olmadığı için nefretini de en açık biçimde gören ötekiyi ne pahasına olursa olsun “yok etme”ye ayarlı bir halet-i ruhiyeyi, var olma biçimi olarak seçer. Çoktan seçmeli olanak ona sadece test sınavlarında görünürken, nereden edindiği şüpheli bir seçimlik özgürlük ezberini de ortalığa akademik bilgi olarak saçar.
Karışık oldu farkındayım ama bu tanrı babaların kuşattığı gündelik hayatta duru ve yalın bir anlatım da pek mümkün görünmemektedir.
Ruhunu devlet aklına bırakanların posaları ile uğraşmak için dünyaya gelmedik son tahlilde. Rektörlüğün yetmediği yerde tanrılığa soyunmak sizin için cazip bir fantezi olabilir ama buradan çok komik görünüyor.
Biz küçükken evcilik oynardık, kovboyculuk vs. şimdinin rektörleri çocukken hiç oyun oynamamışlar belli. O yüzden kısa yoldan tanrı olmaya soyunuyor pek çoğu.
Kıldan çadır, çadır iken güzeldir: Bir kurumu kendi kıl çadırı sananlara nasıl anlatmalı? Ya da niye anlatmalı ki?

Ufku gecekondu olanın inşa etmeye soyunduğu da o kadardır!

Aralık 2014