Tanrı tüm
gizemini yitirdi artık. Her küçüğün büyüklendiği ortamda, suret bu kadar çok
yeniden üretildiğinde, suret düşkünlerinin kazanç hanesinde görülecek bir
nesnedir olsa olsa öykünülen de. Kendisine bu kadar çok saçmalıkta atıfta
bulunulanın merak konusu olması imkan dahilinde olacakken, atıfçıların
şımarıklığı evrensel bıkkınlığa yol açıyor.
Tanrı,
kendisine yüklenenlerden yorgun ve kendisini araçsallaştıran akıldan bıkmışken,
aşağıda bir yerlerde kazananı olmayan bir boks maçının da sıkılan seyircisi
aynı zamanda.
Tanrılar da
ağır sıklet ve hafif sıklet olarak cepheleşmeye, daha doğrusu ringleri
parsellemeye başladılar. Misal, bizim memlekette, kendini ağır sıkletin sonsuz
şampiyonu olarak gören bay baş’ın ağzından her çıkanın nimet sayıldığı günlerde,
başka tanrıların çocukları olarak görülmenin hıncını yaşayanlar, nihayet bir
tanrıya kavuşmanın hazzı içinde, biriktirdikleri tüm mağduriyetleri mağrur bir
mini tanrı edasıyla üzerimize boca etmekteler.
Gündelik
yaşantımız hafif sıklet tanrı karşılaşmaları ile giderek absurd’ü zorlayan bir
anlamsızlığa gömülürken, gülecek halimiz
olsa yüzyılın en komik ülkesi sıfatıyla tarihe geçesi bir durumdayız.
“Devlet aklı”,
tam da Bergson’un komik tanımına uymaya soyunmuş bir kavram. En akıl dışı
olanda ortaya çıkan kendinden menkul akıl, zekamızı sınayan bir kötü şaka gibi.
Katı olan her
şeyin buharlaşmadığının yılmaz kanıtı olmaya soyunmuş yegane mecra türk
bürokrasisidir. Beton olmaya and içmiş bürokrasinin beton duyarlılığına her
çarpma anı, yarattığı geri tepmeyi bir özgürleşme yanılsamasına dönüştürse de,
neden sürekli biçimde bir betona çarparak yaşamak zorunda kaldığımız sorusuna
verilecek güçlü bir cevabı yoktur.
Bürokrat aklı
çarpandır ve çarpar. Çarpıla çarpıla semirenin yegane var olma bilgisidir
çarpma -çarpılma diyalektiği ve matematikle de ilgisi yoktur.
Beton aklın
buharlaşamayan kabızlığı özellikle “artan” akademide absürd’ün hafif siklet
olarak dışlandığı grotesk bir kıvam kazanmış durumdadır. Tanrı rektörlere
yabancı olmayan bilincimizin zorlandığı yeni durum, tanrı rektörlerin
pespayelikte sınır tanımayan yeni güç istemleridir. Bir grup piyasa ezberli
oğlan çocuğunun rektör olarak bizlere kakalandığı akademia, kendi inandığı
kadim yapısının da aslında ne denli tek başına görülen bir rüya olduğunu
anlamanın, bize göre şaşırtıcı şokunu
yaşamaktadır. Akademik özerklik, akademianın devlet aklının kuşatmasını
reddetmediği kendi tarihine, estetik bir müdahale olarak kalmaktadır. Öğrencisini
görme bulanıklığı yaşayan ve bulanmanın unvan büyümesiyle paralel bir artış
gösterdiği ilim-irfan yuvalarımız, ortak bileşenlerini görmeyi reddettiği her
an, özerklik söylemini daha da fazla estetize etmekle yükümlü bir bilinç
yarılmasıdır olsa olsa. Kendi iç hiyerarşisini örtük bir mutlaklık halesiyle
donatan ve her zaman olamamış bir aristokrasinin görülemeyen rüyasının rahatsız
edici reflekslerini eylem sanan bir ortamda neyin özerkliğinin talep edildiği
de muammadır.
Bir böleni çok
olan akademianın görmek istemedikleri şimdi burun mesafesine dayanmıştır. İstenmeyenin
görünümü tanrı rektördür. Bir zamanların tanrı profesörleri, şimdi tanrı
doçent, tanrı doçent yardımcısı vs. ile garabet bir rol dağılımı içindedir. Her
ünvanlı köşenin mülk edinilmiş bir çöplük olarak kutsanması, devlet aklının
değişmeyen ezberi olsa da, garabetin demokratikleşmesi olgusu ile karşı
karşıyayız aslında. Kutsiyete lafımız yok, eğlenin kendi içinizde de bir de
tören aşkınız eklenince iyice çekilmez oluyorsunuz.
Her tutulan
köşenin kendince tanrılarını, özellikle taşranın, kapısında üniversite yazdığı
için bu yalana çaresizce ya da arsızca inanan bür-akademiklerin gönüllü kazıcıları
oldukları kuyularına terk edelim ve
temsil gücü daha yüksek olan rektör konusuna gelelim.
Tanrı rektör
kendi hafif sıklet tanrılığının ağır sıkletlerin çizdiği taktik sınırlara tabi
olduğunu bilir. Bakmayın öyle çocukluk ezberlerinden devşirdikleri çatık kaşlı
sert adam görünümlerine. Paradan söz ederken
parlayan dişleri de var kuytularında. Ağır abi görünümleri ve teklifsiz
samimiyetleri, devletin çocuğu olarak büyümenin getirdiği görgüsüzlükten de öte,
kendilerini baba devletin suretine bürüme çalışkanlığının tezahürüdür. Yarı yaşınızda
oğlan çocuğu da olsalar, belledikleri devlet erkanı görgüsüzlüğü içinden size
adınızla hitap ederek olmayan akıllarınca sizi çocuklaştırıp, mesafeyi tek
taraflı aşıp, içlerinde bir türlü kurulamayan kimliği, kafanıza, sahip
oldukları sıfatlar vasıtasıyla fırlatırlar. Türk’ün bürokrat halidir bu ve üç
halden biri mutlak varoluşudur; Ontolojik olarak katıdırlar. Bergson bilgimiz yetişsin yine; Katı olandır komik!
Ağır abi tanrı
rektörlerin hayatları, “güçlü” aidiyet duygularının, zora dayalı tahkiminde
işlevsel kılınan milliyetçi ve de muhafazakar,
geleneksel baskılama örüntüleri içinde geçtiği içindir ki, tanrı rektör,
ikiz nefretini janjanlı makam odasından kendi kıl çadırı bellediği kurumun her
köşesine yansıtır. Sperm dağıtıcı olarak var olma sebebi, bir kurumun başına
geldiğinde form değiştirir; ortalığa saçılacak, biriktirilmiş öfkesi vardır ve
bir kırgınlığı dahi taşıyamayacak kadar şişkin egosu, hayatı ,onun için yaşanılmaz
kılar. Kendi suretinde- kendini baskılayana duyduğu öfkeyi, kendisi gibi
olmadığı için nefretini de en açık biçimde gören ötekiyi ne pahasına olursa
olsun “yok etme”ye ayarlı bir halet-i ruhiyeyi, var olma biçimi olarak seçer. Çoktan
seçmeli olanak ona sadece test sınavlarında görünürken, nereden edindiği
şüpheli bir seçimlik özgürlük ezberini de ortalığa akademik bilgi olarak saçar.
Karışık oldu
farkındayım ama bu tanrı babaların kuşattığı gündelik hayatta duru ve yalın bir
anlatım da pek mümkün görünmemektedir.
Ruhunu devlet
aklına bırakanların posaları ile uğraşmak için dünyaya gelmedik son tahlilde. Rektörlüğün
yetmediği yerde tanrılığa soyunmak sizin için cazip bir fantezi olabilir ama
buradan çok komik görünüyor.
Biz küçükken
evcilik oynardık, kovboyculuk vs. şimdinin rektörleri çocukken hiç oyun
oynamamışlar belli. O yüzden kısa yoldan tanrı olmaya soyunuyor pek çoğu.
Kıldan çadır,
çadır iken güzeldir: Bir kurumu kendi kıl çadırı sananlara nasıl anlatmalı? Ya
da niye anlatmalı ki?
Ufku gecekondu
olanın inşa etmeye soyunduğu da o kadardır!
Aralık 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder